Ataşehir sabahları parlak görünürdü. Cam kaplı plazalar güneşi yansıtır, geniş caddeler düzenli bir hayat vaadi sunardı. Dışarıdan bakan biri için her şey planlı ve yerli yerindeydi. Ama bu düzenin arka sokaklarında, kimsenin dikkatle bakmadığı hayatlar da vardı. İrem, o hayatlardan birini yaşıyordu. Yirmi dört yaşındaydı ve Ataşehir’in iş merkezlerine yakın ama sessiz bir mahallesinde, kiralık bir stüdyo dairede kalıyordu. Evi küçüktü ama pahalıydı. Ataşehir’de yaşamanın bedeli buydu. Bir pencere, dar bir mutfak, açılıp kapanırken ses çıkaran bir kapı… İrem her akşam eve geldiğinde önce çantasını bırakır, sonra ışıkları yakmadan bir süre karanlıkta dururdu. Günün ağırlığını üzerinden atması zaman alırdı. Çünkü yaşadığı hayat, sadece bedeniyle değil, zihniyle de yorucuydu. İstanbul’a dört yıl önce gelmişti. Üniversiteyi kazanmış ama devam edememişti. Ailesiyle ilişkisi tamamen kopmamıştı fakat her geçen yıl biraz daha sessizleşmişti. Ataşehir’e ilk geldiğinde bir ofiste çalışmış, gündüzleri plaza insanlarının arasında kaybolmuştu. Maaşı kiraya yetmemiş, borçlar birikmişti. Hayat, onu hızlı kararlar almaya zorlamıştı. O kararları verirken cesur değildi; sadece çıkış yolu arıyordu. İrem geceleri Ataşehir’in ışıkları altında yürürken kendini iki farklı dünyanın arasında hissederdi. Bir yanda pahalı arabalar, takım elbiseler, düzenli hayatlar… Diğer yanda onun sessiz mücadelesi. İnsanların bakışları çoğu zaman yüzeyseldi. Kimse onun sabahları mide ağrısıyla uyandığını, geceleri aynaya bakmaktan kaçındığını bilmezdi. Kimse İrem’in çocukken mimar olmak istediğini sormazdı. Gündüzleri uyumak onun için zordu. Ataşehir gündüz de susmazdı. İnşaat sesleri, trafik uğultusu, telefon bildirimleri… Uyuyamadığında tavana bakar, “Ben buraya nasıl geldim?” diye düşünürdü. Kendine kızdığı anlar olurdu ama geçmişi değiştiremeyeceğini de biliyordu. İrem’in tek kaçışı yürümekti. Sabah erken saatlerde, plaza çalışanları gelmeden önce dışarı çıkar, Ataşehir’in parklarında dolaşırdı. Yeşil alanlar ona kısa süreli de olsa nefes aldırırdı. Çantasından küçük bir eskiz defteri çıkarırdı. Çizimleri mükemmel değildi ama samimiydi. Binalar, pencereler, yarım kalmış yapılar… Hepsi biraz kendisine benzerdi.