Sultanbeyli’de akşamlar erken kararırdı. Sokak lambaları yanmadan önce, evlerin içinden yayılan loş ışıklar mahalleyi belli belirsiz aydınlatırdı. Merve bu saatleri severdi; günün karmaşası çekilir, sokaklar biraz olsun sakinleşirdi. Yirmi beş yaşındaydı ama yaşadıkları, ona çok daha uzun bir hayat yaşamış hissi veriyordu. Merve İstanbul’a ilk geldiğinde Sultanbeyli’yi bilinçli seçmişti. Görece ucuz kiralar ve kimsenin kimseyi fazla sorgulamadığı bir düzen vardı. Başlangıçta bir markette kasiyer olarak çalışmış, sabah erkenden çıkıp akşam yorgun dönmüştü. Ayakta geçen saatler zordu ama düzenli bir geliri vardı. Hayat basitti; fazla hayal kurmaz, günü gününe yaşamaya çalışırdı. Sonra her şey yavaş yavaş değişti. Market el değiştirdi, çalışanlar azaltıldı. Merve işsiz kaldığında bunun geçici olacağını düşündü. Ama günler uzadı, görüşmeler sonuçsuz kaldı. Ev arkadaşı taşındı, kira tek başına ağırlaştı. Ailesiyle uzun süredir mesafeliydi; yardım istemek ona hep utanç verici gelmişti. Zaman ilerledikçe seçenekler daraldı. En sonunda, kendini hiç istemediği bir hayatın içinde buldu. Bu bir tercih değildi; köşeye sıkışmışlığın getirdiği sessiz bir zorunluluktu. Sultanbeyli geceleri sessizdi ama bu sessizlik Merve’yi her zaman rahatlatmazdı. Minibüs duraklarının çevresinde yürürken, insanların bakışlarını fark ederdi. Bazıları hızla geçer, bazıları kısa bir an dururdu. Merve en çok bu anlarda yorulurdu. Çünkü kimse onun gündüzleri temizlik yaparken şarkı mırıldandığını, çocukken öğretmen olmak istediğini, kitap okumayı sevdiğini bilmiyordu.